🎙️21.7 FM - Zemzem Tower Kütlesi, Hantavirüs, LP, Bursa Bülbülü, Nina Simone, Ötanazi
Kayıt No: 19 | Elifa Radyo On Air 📻
Hayırlı Cumalar;
Elifa Radyo’nun ilk yayın kaydına hoşgeldiniz! Bu yayında geçtiğimiz son bir haftanın zihnimde bıraktığı izleri, insanlık hâllerine karışmış küçük iç dökümlerimi, dünyadan ve gündelik hayattan süzülen bir takım öne çıkan notları bulacaksınız.
Başlamadan önce sinyalinizin stabil, gürültü seviyenizin orta ve alıcılarınızın aktif konumda olduğundan emin olun.
Şimdi hazırsanız hava durumuyla başlayalım...
☀️ Hava Durumu
Mayıs ayına girmemize rağmen Ankara’ da hava hala tam olarak düzelmedi. Sırbistan’da geçirdiğim, sıcaklığın 22 dereceleri bulduğu, güneşli haftasonunun ardından Pazartesi’ye gözümü, penceremin kişisel sınırlarına girmeye cürret etmiş sis ve sağanak yağmurla açmak günümü kabusa çevirmiş olabilir. Sıcaklığın geceleri 5 dereceye kadar düştüğü oldu. Kombiyi hala çalıştırmak zorunda olmak da cabası. Düşen cemrelerin bu durumla ilgili bir açıklamaları olduğunu umuyorum!
İç dünyam da oldukça parçalı bulutluydu bu hafta. Belki pre-menstrüasyonla bağlantılı olabilir diye düşündüm çünkü tatlı ihtiyacım da oldukça had safhada. Çarşamba gecesi çeyrek kilo ekleri tek oturuşta yemişimdir. Sefam olsun!
Yoğun programlı seyahatler sonrası valizleri yerleştirip, çamaşırları yıkayıp, ardından tazeleyici, uzun bir duşla kendime gelene kadar genellikle 2 gün geçmesi gerekiyor. Bu seferde öyle oldu. Pek bir şey üretmeye mecalim olmadığını anlayınca da Substack’de kaçırdığım, okuyamadığım yazılara vurdum kendimi. Hoş, iyi de geldi!
Bir süredir menstrüasyon öncesi ağrılar enerjimi çok düşürüyor, her ne kadar döngüye dayalı yaşam pratiklerini uygulamaya çalışsam, beslenmeme dikkat etsem de etkili ve doğal bir baş etme yöntemi bilen varsa ve yorumlarda paylaşırsa mükemmel olur.
📺 Haberler
Türkiye ile Suudi Arabistan arasında karşılıklı vizesiz seyahat anlaşması gündemde. (yalnızca yeşil pasaport sahipleri için) Suudi Arabistan için vize gerekliliğimiz olduğunu öğrenmeniz anlık bir şok yaşatmış olabilir ama evet, Suudi Arabistan bile bizi vizesiz almıyor. Vizesiz olsa gider miydim? —gitmezdim muhtemelen. İlgimi çeken pek bir şey yok orada. Düşününce aklıma yine kıble yönüyle eş koordinatlı ve Kabe’yi gölgede bırakacak irilikteki Zemzem Tower kütlesi ve altında konumlanan Starbucks şubesi geldi anlamsız. Ama niyet önemli tabii!
Pasifik’teki güç dengeleri yeniden tartışma konusu. Çin, Japonya’nın bölgesel askeri faaliyetlerini bir süredir eleştiriyordu ancak Japonya’nın ABD ve Filipinler ile birlikte düzenlediği “Balikatan” tatbikatlarına katılması ve orta menzilli füze denemeleri olaya biraz mum dikti. Japonya’nın son 10 yıldır pasif savunma çizgisinden yavaş yavaş çıkması, adalarla yaptığı güvenlik anlaşmaları ve ABD ile yakın askeri işbirlikleri, jeopolitik öneme sahip Tayvan meselesiyle de birleşerek bölgede Soğuk Savaş benzeri bir bloklaşma yaratıyor. Hayırlısı diyelim…
Artık nur topu gibi bir Hantavirüs salgınımız daha var! Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına göre Covid kadar kapsamlı önlemlerin alınmasını gerektirecek ciddi bir durum yok şimdilik. Nasıl yani ölen insanların ölmüş olması ciddi değil mi diyenler olabilir. Hayır değil! Sağlık Bakanı’nın Covid’ten ölen ilk kişiyi televizyondan ağlayarak bildirdiği gün duyduğumuz üzüntüyü, endişeyi hatırlayın. Hatırladıysanız şimdi ardından bir de ekranlarımızın alt sekmesinde binleri, hatta onbinleri para sayar gibi saydığımız sonraki günleri hatırlayın! Gördünüz mü? Endişelenecek bir şey yok! Ki astrologlar söylemişti bir de bunu amaaa. Yapmayın…
Enerji piyasaları açısından kritik olan Hürmüz Boğazı’nda kargo geçişlerinin dramatik biçimde düşmesinin petrol ve küresel ticaret piyasalarında endişe yarattığı bildirilmiş. Ama ne dedim enerji piyasaları açısından kritik, bizimle bir alakası yok yani!
Atatürk’ün demokratik değerlerinin halkımızda bu kadar içselleştirilmesi ve sarsılmaz bir yer etmesi muazzam! Ekonomik kriz, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması, yolsuzluk, suç oranlarının artması gibi sorunların çözümü için hepimiz oturduk barışçıl bir eylem planıyla gelecek seçimleri bekliyoruz. Ölmez de sağ kalırsak ne ala! —Ha bi de adayımız hala içerde ama olsun! Demokrasi!
✍🏻 Notlar
Kurumsal hayattaki etik değerlerin ters yüz oluşu çok ilginç bir vaka. Almanya’nın
GöteborgGöttingen (bu ikisini hep karıştırıyorum) şehrinde yaşayan bir arkadaşım iş görüşmesi için kalkıp taaa Hamburg’a gidiyor. Kendini tanıtma, kod yazma ve vaka çalışmasından oluşan üç oturumu var mülakatın. Oldukça iyi de geçiyor. 1,5 haftanın ardından yapılan geri dönüşteyse arkadaşım mükemmel çözümleme sunduğu için değerleme yapamadıklarını ve bu nedenle red yediğini söylüyorlar. Hikaye biraz KPSS’den 100 puan alıp mülakatta elenen güzide gençlerimizi hatırlatmış olabilir. Bunun özel sektörde daha farklı işlediğini de düşünüyor olabilirsiniz. Ama cık! Öyle değil. Bana kalırsa mesele tam olarak, işverenlerin ve insan kaynakları “profesyonellerinin” rekabetçi ama görece eksik olan veya eksik hissettirebilecekleri, pozisyon atlamaya çok da müktedir olmayan, böylece maaş zammı da talep edemeyecek, üstüne üstlük yönlendirilmeye daha açık ve kolayca manipüle edilebilecek kişileri seçmeye yanaşmalarına evrildi. Duygusal zeka, akademik yetkinlik, işbilirlik, empati yeteneği, kibarlık, anlayışlı ve sevecen bir takım arkadaşı olma… Bunlar artık istenen, aranan özellikler değil maalesef. —Belki de hiç olmadı bilemiyorum! :)İçimde bitmek tükenmez bir temizlik yapma aşkı var bu ara. Şöyle köşe bucak, dolap içlerine, duvarlara, perdelere, camlara hatta eğilip yeri elle silmeye kadar varacak bir temizlik yapma isteğiyle dolu yüreğim. Ama bilin bakalım ne yok: uygun hava şartları! :) Haftsonu yine yağış bekleniyor Ankara’da. Olur da beklenen koşullar sağlanırsa haftaya beni nerde bulacağınızı biliyorsunuz. Erteleyelim bakalım biraz daha temizlik terapimizi.
Aile içerisinde kardeşlerle ilgili olan travmaların ve ilişkisel bozuklukların kardeşlerin kendilerinden ziyade ebeveynlerden kaynaklandığına dair bir aydınlanma yaşıyorum bu ara. Detaya girerdim belki ama bu seferlik içimden gelmedi. Belki sonra…
Belgrad tahmin ettiğimden yeşil bir şehir. Öte yandan Arap sermayesinin orayı da ele geçirdiğini öğrenmek küçük bir sarsmadı değil. Özellikle kaldığımız bölgede yığınla vinç görerek inşaata doyduk çok şükür! Yine de yeni ve modern yapıların tekdüzeliği ve sığlığı beni bunalttı orada. Şehir planlaması fena olmamış; park, bahçe ve yeşil alanların korunmasına azami dikkat gösterilmiş gerçi ama ne bilim Tuna aynı Tuna iken Budapeşte kadar bir estetik zevk vermedi bana orası. Budapeşte hala Avrupa’nın en güzel şehri bence. Ama Sırbistan’da da ulaşım bedava! Bilemiyorum Altan!
Aile tanışması çok güzel geçti. Dil bariyeri falan diyolar da, böylesi daha iyi bence. Ne demiş atalar: fazla muhabbet tez ayrılık getirir. Hoş sürekli çeviri yapmak ve diller arası switchlemek biraz yorucu oldu ama olsun. Gönüller bir olsun!
Cevapi bizdeki İzmir Köfte gibi bir şey. Ama porsiyonların büyüklüğü ve etin lezzeti beklentilerin çok üzerinde seyretti gerçekten. Genellikle pide, kaymak —tereyağı yerine ve soğanla servis ediyorlar. Ağız tadımıza oldukça uygun ve domuz eti içermeyen bir yemek. Yalan söylemekte, insanları kandırmakta, hak yemekte beis görmeyenlere duyurulur. Yiyin efendiler yiyin! Zero dinden çıkma ihtimali!
“Bel” Slav dilinde beyaz, “grad” ise kale demekmiş. Yani Belgrad, Beyaz Kale anlamına geliyor. Mantıksal olarak da Stalingrad: Stalin Kalesi, Leningrad: Lenin Kalesi. Kapişş!
Joseph Tito’nun mozelesini ne yazık ki ziyaret edemedik. Ama bizim de var bir Tito’muz çok şükür!
🎵 Müzik Arası
Bu hafta arka planımda sıklıkla LP çaldı. Her şey Ankara Havası bülteninin geçen haftaki yazısından LP’nin 7 yılın ardından ilk kez Ankara’da konser vereceğini öğrenmemle başladı. Hemen girip fiyatlara baktım tabii. Biletler ayakta 2.500 tl’den başlıyor. SoundCheck kısmına katılma seçenekleri falan sunan ve değeri 12.000 tl’yi bulan biletler de var bu arada. Akıllara zarar!
Neyse dedim kısmet değilmiş. Önümüzdeki konserlere bakarız. Açtım Spotify’dan LP dinliyorum. Speakerada bağlamışım. Kendimden geçiyorum şarkılarda, eşlik ediyorum deli gibi, hatta kalkıp salınıyorum odanın içinde bir o yana, bir bu yana. Ahh diyorum ne mükemmel bir konser olurdu. — Gidebilsem! Kendimi hayal ediyorum Cermodern’in konser alanında, ne giyerdim acaba diye gardolabımı yokluyorum aklımdan, ulaşım nasıl olurdu diye geçiriyorum içerimden.
Haksız mıyım ama? Bi bakın nasıl güzel, nasıl güçlü bir ses… 😍
Sonra manifest queenliğim mi devreye girdi bilemiyorum. Telefonumda Biletix’ten gelen bir mesaj belirdi ansızın: LP konser biletlerinizi görüntülemek için linke tıklayın. Baktım 2 bilet. Evet evet! QR kodlu falan. Baya bilet. Ben şok!
Fiyatların kişisel olarak bana biraz pahalı geldiğini yazdığım bir not paylaştığımı hatırlıyorum sonra Substack’te. Diyorum notu görüp takipçilerimden biri mi hediye aldı acaba? Bunu yapabilecek samimiyette olduğum bir takipçi personam var mı ki benim? :)
Evet var! Müstakbel eşim. :) —Kulağıma hala çok garip geldiğini belirtmem gerek. Ama o almış biletleri. :)
E tabi ben pre-menstrüasyon… Nasıl ağlıyorum sevinçten salya sümük. E diyorum sen gelemeyeceksin. — bilmeyenleriniz için o, Budapeşte’de yaşıyor. Olsun diyor yalnız gitme diye iki tane aldım, biriyle gidersin. Aklıma yatıyor.
Sonra oturup onunla gitsem ne mükemmel olurdu diye düşünüp, bu sefer üzüntümden bir fasıl daha ağlıyorum. Ah hormonlarım ahh…
🎬 Film Arası
Babamın ısrarlarına karşı koyamayıp, sonunda bu hafta Bursa Bülbülü’nü izledim. Hikaye aşırı enteresan ya da absürd değildi dürüst olmak gerekirse ama oyunculuklar çok iyi ve filmdeki müzikler de çok başarılıydı.
Ki babam sanırım filmi 4 kez falan izledi ve hala her gün mutfakta yemek yaparken arkada bu filmin müziklerini açıp dinliyor. :)
Etrafımda Ata Demirer fanı olan çok sayıda insan var. Ben onlardan biri değilim ama filme bir şans verdiğim için pişman da değilim.
İlgilisine, sevenine film Netflix’te yayınlanıyor. Tanıtım filminiyse aşağıda bulabilirsiniz.
🔎 Keşif Arası
Bir belgesel aşığı ve Netflix içeriklerinin daimi bir tüketicisi olarak benim 2024’te izlediğim 2015 yapımı Bayan Simone’a Ne Oldu? (What Happened, Miss Simone?) adlı biyografik belgeseli, bu hafta Daniel “birşeyler izleyelim” deyince oturup tekrar seyrettik.
Ve ben tekrar büyülendim!
Belgesel ünlü jazz sanatçısı Nina Simone’un çocukluğundan 2003’teki vefatına kadar ki yaşam öyküsünü konu alıyor. Ama belgeselin meselesi sadece bu değil. Çünkü Nina Simone sadece bir sanatçı değil aynı zamanda Martin Luther King Jr, Malcolm X gibi isimlerle birlikte Amerika’daki Sivil Haklar Mücadelesine aktif şekilde katılmış, derinden gönül vermiş bir aktivist.
Çocukluğundan itibaren renginden dolayı maruz kaldığı ırkçılığa ve ayrımcılığa, inişli çıkışlı evliliğine, kızıyla olan ilişkisine, günlüğündeki notlara ve ancak geç dönem de teşhisi konabilen bipolar bozukluğuna değin pek çok olaya değiniliyor belgeselde. Ve daha da güzeli onun muhteşem sesi ve canlı performans kayıtlarıyla müziğe de doyuyorsunuz izlerken.
Şu ana kadar aklınızda onunla ilgili bir şey canlanmadıysa;
şarkılarına bir göz atın derim, keza bir yerlerden kulağınıza çalınmış olabileceğinden eminim. Dinleyince aaa bu şarkı diyeceksiniz. :)
Yinede Mississipi Goddam şarkısının sözleri beni her zaman bir ayrı büyüler. Hatta söylenen o ki Nina bu şarkıyı Sivil Haklar Hareketi için verdiği bir konserde o kadar güçlü ve yüksek söylemiş ki ses tellerini çatlatmış ve bir daha asla eski oktavına geri ulaşamamış.
Sözlerse şöyle;
Sadece elinden gelenin en iyisini yapmaya çalış
Ayağa kalk ve geri kalan her şeyle birlikte say
Bunun komünist bir komplo olduğunu söylemeye çalışacaklar
Tek istediğim eşitlik
Kız kardeşim, erkek kardeşim, halkım ve kendim için
Bunca yıldır bana yalan söyledin
Bana kulaklarımı yıkayıp temizlememi söyledin
Ve tıpkı bir hanımefendi gibi çok güzel konuşmamı
Bana Rahibe Sadie demeyi bırak
Bütün ülken yalanlarla dolu
Sana artık güvenmiyorum
Sadece bana eşitliği ver!
💭 Düşünme Arası
Bu hafta genel olarak üzerine düşündüğüm/düşündüğümüz konu ötanazi oldu. Cumartesi günü kahvaltı masamıza uzun uzun yatırdık mevzuyu. Bir de ne görelim, Türkiye’de ötanazi yasal değil! Aaa nasıl ölür—ay pardon nasıl olur? Ölmenin çeşit çeşit halinin olduğu ülkede ötanazi nasıl olmaz canım dedik. Yokmuş gerçekten.
Öldürülürsek okaymiş, ona iltimas sağlanıyor, hatta öldürene de sağlanıyor öyle bir durumda ama ola ki dayanılmaz ağrılarımız, tedavi edilemez bir hastalığımız var ve ölümü talep ediyoruz; yok, olmuyormuş öyle maalesef.
Ama başka ülke seçenekleri var. Örneğin Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Kanada ve hatta Kolombiya’da gerekli şartların karşılanması durumunda doktorun doğrudan yaşamı sonlandırması yasal bir hakmış. Yine İsviçre, Almanya, Avusturya, Amerika ve Avustralya’nın bazı eyaletlerinde de yardımlı intihar seçeneği sunuluyor. İspanya, Portekiz ve Yeni Zelanda da ise her iki hak da yasal güvence altında ancak yine bazı şartlara tabii.
Neymiş bu şartlar derseniz de;
Hastanın açık ve tekrarlanan talebi
Dayanılmaz ve tedavi edilemez bir hastalık
Birden fazla doktorun onayı.
Elbette bu ülkelerde ötanazi yaptırabilmeniz için yerleşim veya vatandaşlık şartı da aranıyor, ama tek bir istisnayla: İsviçre. :)
Hatta bu nedenle İsviçre’de ölüm turizmi denen bir kavram bile var çünkü İsviçre’de yabancılar için yardımlı intihar mümkün. Eğer on binlerce euronuz ve aylar sürecek bürokratik evrak işlerine dayanacak sabrınız varsa İsviçre mükemmel bir tercih!
Goddam! Şu çivisi çıkmış dünyada ne yaşamak ne de ölmek kolay diye düşünebilirsiniz. Haklısınız! :)
✨ Arşiv Odası
Son olarak bu hafta Substack’te harcadığım uzun saatlerin ve detaylı keşiflerin bana verdiği yetkiye dayanarak ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bi kaç içerik ve profil de bırakmak istiyorum buraya. Dileyen alsın efenim!
Marziye Temel: En son gerçekleştirdiğimiz Substack Ankara buluşmasıyla tanış olduğumuz ve ardından birbirimizin bültenlerine abone olarak ilgi alanlarımızı ve düşüncelerimizi daha yakından inceleme fırsatı yakaladığımız, paylaşımlarının neredeyse tamamını restack etmek istediğim, dünyayı görme ve anlamdırma tarzına hayran kaldığım bir yazar. Şiddetle önerilir!
Analog Yaşam Podcast: Betül Bayraktar & Imren’in uzakları yakın eden tatlış mı tatlış yayını Bisiklet Hızında Yaşam. Benim Yaşar konserine doğru yola koyulmak zorunda olmam sebebiyle yalnızca ilk 10 dakikasına katılabildiğim, kalanınıysa ancak bu hafta zaman bulup izleyebildiğim, Hollandaca pek çok kelime öğrenebileceğiniz nadide güzellikte, su gibi akan, samimi bir yayın. Hatta sonunda Betül’ün sürpriz bir şiir dinletisi dahi karşılıyor sizi. Geri dönüp bir bakın derim!
Ece Zeren Aydınoğlu: Ece benim yine Betül sayesinde keşfettiğim, YouTube’daki Sanat Tarihi üzerine hazırladığı detaylı içeriklerini de ilgiyle takip ettiğim birisi. Ressam ve sanatçı Georgia O’Keefe üzerine hazırladığı son paylaşımının harikalığına bir bakın. Neyi kastettiğimi anlayacaksınız!
Kayıt No: 19 burada sona erdi.
Haftaya görüşmek ümidiyle…
Sevgiler, ❤️
Elif





Sevgili Elif, formatına bayıldım! Çok keyifli bir sabah okuması oldu benim için. 🤭
Keyifle okudum, bu tarzı seviyorum. Bültende ufak bir bilgi hatası var, bulana bir ödülünüz, ikramınız var mı acaba? :)